Saatler 03:00'ı gösterdiğinde Marmara Denizi'nin derinliklerinden gelen o uğursuz uğultu, Türkiye'nin kaderini sonsuza dek değiştirdi. 7.4 şiddetindeki sarsıntı sadece binaları değil, bir ülkenin geleceğini de yıktı. "İstanbul Kıyameti" adı verilen bu felaket, doğalgaz hatlarını birer alev topuna, sokakları ise beton mezarlıklara çevirdi. Kurtarma ekipleri enkaza giremeden, kaos şehri esir aldı.
Ekonomi çöktü, sanayi yok oldu. Ancak asıl felaket, yardım eli uzatanların gizli ajandalarıyla geldi. Batı ve Doğu blokları, "insani yardım" adı altında ordularını Trakya ve Anadolu'ya soktuğunda, amaçları Türk halkını kurtarmak değil, jeopolitik bir köprü olan bu toprakları ele geçirmekti. Siyasetçilerin attığı imzalar, halkın öfkesiyle çarpıştı ama artık çok geçti.
Türkiye toprakları üzerinde başlayan çatışmalar, küresel bir barut fıçısını ateşledi. Kimse ilk tetiği kimin çektiğini hatırlamıyor ama sonuç kesindi: Üçüncü Dünya Savaşı.
Sadece 24 saat içinde, gökyüzü balistik füzelerin izleriyle yarıldı. Washington'dan Moskova'ya, Berlin'den Pekin'e kadar tüm başkentler nükleer ateşle yıkandı. Ancak garip bir kader cilvesiyle, füzelerin hiçbiri Türkiye'ye düşmedi. Çünkü savaşan tarafların orduları zaten buradaydı; kendi askerlerini vurmak istemediler.
Deprem, Türkiye'yi bitirmişti ama aynı zamanda onu doğrudan bir nükleer yok oluştan koruyan kalkan olmuştu. Dünya sessizliğe gömülürken, Anadolu hayatta kalan son, ama lanetli topraktı. Radyoaktif rüzgarlar sınırları aşıp geldiğinde, Türkiye artık bir ülke değil, zehirli bir savaş alanıydı.
Bu cehennemden sağ çıkanlar, hayatta kalmak için üç farklı yolu seçerek ayrıştılar. Artık partiler veya ideolojiler yoktu; sadece hayatta kalma yöntemleri vardı.
1. Yeraltı Krallığı (Muhafazakarlar) Anadolu'nun derinliklerine, eski soğuk savaş sığınaklarına ve yeni kazılan devasa yeraltı silolarına çekildiler. Toprağın altı güvenliydi, radyasyon oraya ulaşamıyordu. Burada, katı bir hiyerarşi ve inançla harmanlanmış, dış dünyaya kapalı bir toplum kurdular. Güneşi görmeyi reddedip, geçmişin düzenini beton duvarların arasında yaşatmaya ant içtiler. Onlar için kurtuluş, sabırla yerin altında beklemekti.
2. Demir Göçebeler (Cumhuriyetçiler) Onlar kurtuluşu harekette buldular. Yıkılmayan demiryolu hatlarını onardılar ve nükleer kışa dayanıklı, zırhlı devasa trenler inşa ettiler. Radyoaktif bulutların hareketlerini meteorolojik verilerle takip ederek, rüzgarın tersine doğru sürekli bir kaçışa başladılar. "Durmak ölmektir" ilkesiyle yaşayan bu topluluk, vagonların içinde bilimi, eğitimi ve medeniyeti yaşatmaya çalıştı. Trenler, onların yeni şehirleri, raylar ise vatanlarıydı.
3. Bozkırın Yeni Süvarileri (Milliyetçiler) Onlar ne yerin altına saklandılar ne de raylara hapsoldular. Radyasyonla yüzleşmeyi, gerekirse onunla savaşmayı seçtiler. Zırhlandırılmış karavanlar, modifiye edilmiş motosikletler ve ağır silahlarla donanmış araçlarla yollara düştüler. Radyasyon maskeleri yüzlerinden düşmeyen, omuzlarında eski dünyanın bayraklarını pelerin gibi taşıyan bu savaşçılar, rüzgarın yönüne göre sürekli göç ettiler. Başlangıçta dağınık kabileler halinde birbirlerini boğazlasalar da, içlerinden yükselen ve "Hakan" unvanını alan karizmatik bir lider, onları tek bir yumruk haline getirdi. Onlar artık modern çağın Göktürkleri, asfaltın süvarileriydi.
Dünya ölmüştü. Türkiye ise can çekişen bir gezegenin üzerindeki son arenaydı. Yerin altındakiler, rayların üzerindekiler ve yolların efendileri... Kaderleri ayrılmış olsa da, hepsi aynı zehirli havayı soluyor ve aynı soruyu soruyordu: Bu kıyametten sonra, yeni dünyayı kim kuracak?